Skip to content

Filistin Kitabı – Turkish

February 13, 2009
Vodpod videos no longer available.

read publication here [link]

download pdf file here [link]

GİRİŞ

Filistin’de yaşananlar duyarlılık sahibi herkese birtakım sorumluluklar yüklemektedir. Bu sorumluluğun başında doğru bilgilenme ve olan bitenlere isabetli bir şekilde bakabilme gelmektedir. İnsanın bir konuda ne yapması gerektiğini tespit edebilmesi için o konuda doğru bir bakış açısına sahip olması gerekir. Ondan sonra kendi bulunduğu konumu iyi tahlil ederek bu konumda ne gibi sorumluluklar taşıdığını, neler yapabileceğini tespit etmeli ve işi zamanın akışına bırakmaksızın derhal harekete geçmelidir.

Biz bu broşürle sizlere Filistin gerçeği hakkında özet bilgiler verecek ve sorumluluklarımız hakkında kendimizi sorgulamaya çalışacağız. Kendi konumunu belirleyerek o konuma göre neler yapılabileceğini tespit ise herkesin kendisine düşüyor.

FİLİSTİN NERESİDİR?

Filistin, bilinen tarihe göre en az 5.000 yıldan bu yana bu isimle adlandırılan bir bölgedir. Tarihi kaynaklarda Bilad-ı Şam olarak zikredilen bölgenin güneybatı kesimini oluşturmaktadır.

Bugünkü şekliyle doğudan Ürdün Irmağı ve Lut Gölü, batıdan Akdeniz ve Sina Çölü, kuzeyden Lübnan, güneyden ise Kızıldeniz ile çevrili bölgedir. Tarihte Ürdün Irmağı’nın doğusunda kalan Doğu Yaka da Filistin’den sayılırdı. Yani Ürdün Irmağı’nın doğu ve batı yakalarından oluşan Ürdün bölgesinin tamamı Filistin’in bir parçasıydı.

Uluslararası emperyalizmin özel planları ile kurdurulan İsrail işgal devletine 1947 Birleşmiş Milletler kararlarıyla toprak verilmesi sebebiyle günümüzdeki resmi siyasi paylaştırmada Filistin’in önemli bir kısmı İsrail olarak gösterilmektedir. İsrail olarak gösterilen bölge Filistin’in 20 bin km2den fazla bir bölümünü oluşturmaktadır. Bu bölge Filistin halkı arasında “1948 bölgesi” olarak adlandırılır. BM kararlarında “İsrail” olarak tanınan bölgenin dışında kalan Filistin toprakları Gazze, Batı Yaka ve Doğu Kudüs’ten oluşur. Doğu Kudüs, işgal güçlerinin aldığı tek taraflı kararlarla 1967’den sonra “İsrail” olarak gösterilen bölgeye ilhak edilmiş ancak bu ilhak kararı uluslararası kararlarda onaylanmamıştır. Ürdün Irmağı’nın batısında yer alması sebebiyle Batı Yaka (Batı Şeria) olarak adlandırılan bölgenin önemli bir bölümü, başka ülkelerden buraya getirilen Yahudi yerleşimciler için gasp edilmiştir. Filistin’in batısında, Akdeniz kıyısında bulunan Gazze’deki Yahudi yerleşim merkezleri ise 2005’teki çekilmede tahliye edilmiştir.

DÜNDEN BUGÜNE FİLİSTİN

Filistin oldukça uzun bir geçmişe ve köklü bir tarihe sahiptir. Tevhit mücadelesinde ise merkezi bir yer konumunda olmuştur. Bu yüzden Kur’an-ı Kerim’de isimleri geçen peygamberlerin büyük çoğunluğunun hayatında Filistin’in özel statüsünün olduğunu, hayatlarının ya tümünü ya da bir bölümünü burada geçirdiklerini görürüz. Bundan dolayı vahiy silsilesinde ve tevhit mücadelesinde Filistin’in özel ve merkezi bir konumu olmuştur.

Son peygamber Hz. Muhammed (s.a.v.) de müminleri Mescid-i Aksa beldesiyle ilgilenmeye, oraya gidip mabedinin içinde namaz kılmaya teşvik etmiştir. Bu teşvikin daha sonra İslam devletinin hâkimiyet sınırlarını genişletme mücadelesinde etkisini gösterdiğini ve raşid halifelerin bu belde ile özel olarak ilgilendiklerini görürüz. Kudüs ve çevresinin fethi ise ikinci halife Hz. Ömer (r.a.) zamanında, 638 tarihinde gerçekleşmiştir. Ondan sonra 1099-1187 arasında Haçlı işgali gerçekleşmiş, 1187’de Selahaddin Eyyübi bu toprakları yeniden İslam coğrafyasına kazandırmıştır. Yavuz Sultan Selim’in 1517’deki Mısır seferinden sonra ise dört asır Osmanlı idaresi devam etmiştir. Filistin, 1917-1948 arasında İngiliz işgalinde kalmış; 1948’den sonraki siyonist işgal ise bugüne kadar devam etmiştir.

SİYONİZM

Filistin’de işlenen katliamların ve diğer hak ihlallerinin temel sebebi SİYONİZM’dir. Siyonizm düşünün hayata geçirilmesi çabaları son yüzyılda ortaya konmuş ve “Halkı olmayan bir ülkeyi, ülkesi olmayan bir halka devredin…” sloganı ile Filistin topraklarında hayat bulmaya çalışmıştır. Bu çabalar 1916 Sykes-Picot Paylaşımı ve 1917 Balfour Deklarasyonu ile resmen uygulama imkânı bulmuştur. Siyonizm, Yahudi ırkını üstün gören ve diğerlerini insan yerine bile koymayan ırkçı bir harekettir. Öyle ki Tevrat’ı değiştiren, peygamberlerini katleden, Hz. Musa Tur Dağı’nda iken buzağıya tapmaya başlayan ve Hz. Yakup’u (haşa) Allah ile güreştiren ve galip getiren ırkçı zihniyet, Yahudilerin tanınması açısından önemli bir ip ucudur.

Yahudi din ve kültürüne ait olmayan ne varsa yok edilmesini hedefleyen siyonizmin diğer bir hedefi, Mescid-i Aksa’nın yıkılması ve yerine Süleyman mabedinin kurulması projesidir. Kutsal mescit Yahudilerce yakılmaya, patlatılmaya ve göçertilmeye çalışılmıştır. Arkeolojik kazılar bahanesi ile mescidin altı oyulmuştur. Şimdi tam Mescid-i Aksa’nın altında bir Yahudi ibadethanesi vardır. Arz-ı Mevud’a ulaşmak için Nil’den Fırat’a bütün toprakların Yahudilerin eline geçmesi projesini de hedeflerken siyonizm, idealine ulaşmak için her şeyi mubah görür ve gösterir.

İSRAİL NASIL ORTAYA ÇIKTI?

İngiliz işgalinin amacı siyonist örgütlerin devletleşme planlarına yardımcı olmak olduğundan, işgalin hemen ardından bu amaca yönelik faaliyetler de başlatıldı. Yahudilerin Filistin topraklarına göç etmelerinin sağlanması için her türlü imkân oluşturuldu. İngiliz işgalciler ağır vergi uygulamalarıyla Filistinlilerin topraklarına el koyup buraları Yahudi göçmenlere sembolik fiyatlara sattılar. Ama bütün bu teşviklere rağmen yine de bölgede yeterli Yahudi nüfusun oluşması sağlanamadı. Fakat ilginçtir ki, 1933’te Avrupa’da Nazi fırtınasının esmesiyle birlikte Yahudiler âdeta çekirge sürüleri gibi Filistin topraklarına akın etmeye başladılar. Çünkü Naziler bazı Yahudileri öldürüyor, onların cesetlerini kamyonetlere atıp Yahudi mahallelerinde dolaştırıyor ve: “Buraları terk etmezseniz sizin de başınıza gelecek budur!” diyorlardı. İşte bu tehditler sebebiyle gerçekleşen göçler nedeniyle II. Dünya Savaşı’nın sona erdiği 1945’te Filistin’de 800.000 Yahudi nüfusu oluştu. Oysa bu sayı 1933’te Nazi fırtınasının başlaması öncesinde 200.000’in altındaydı.

Siyonist örgütler bir yandan da Filistin topraklarında muhtelif terör örgütleri oluşturdular. Haganah, Stern, Irgun bunların başında geliyordu. Bu örgütler de çeşitli terör eylemleri ve katliamlar gerçekleştirerek Filistinlileri topraklarını terk etmeye zorluyordu. Sonuçta 1947’de Yahudi terör örgütlerinin devletleşme sürecine girdikleri ve bunun için yeterli nüfus potansiyeli oluştuğu kanaati hasıl olunca İngiliz işgalciler çekilme kararı aldılar. Yahudi terör örgütleri de aralarında ittifak sağlayarak “İsrail” adını verdikleri bir devletin kuruluşunu ilan ettiler. Bu devletin kuruluşu çok geçmeden BM tarafından da resmen tanındı ve 181 sayılı genel kurul kararıyla Filistin topraklarının önemli bir kısmı, söz konusu terör örgütlerinin şekillendirdiği devlete verildi.

SİYONİST İŞGALİN HAÇLI İŞGALİNDEN FARKI VAR MI?

İsrail adıyla bir devletin ortaya çıkması anlaşılacağı üzere işgal yoluyla mümkün olmuştur. Bu işgalin ise 1099’da gerçekleşen Haçlı işgalinden hiçbir farkı yoktur. Dolayısıyla tıpkı Haçlı işgali gibi gayrimeşrudur ve haksızlıklara dayanmaktadır. Haçlı işgalinde olduğu gibi; insanlık dışı terör, vahşet ve göçe zorlama yoluyla gerçekleşmiştir. Devam edebilmek için de kuruluşunda başvurduğu uygulamaları aynen sürdürmektedir. Dolayısıyla İsrail sadece terör örgütlerinin kurduğu bir devlet değil, aynı zamanda bir terör devletidir. Haçlı işgali 88 yıl devam etmesine rağmen meşruiyet kazanamamış ve son bulmuştur. Çağımızdaki uluslararası güçlerin tüm meşrulaştırma çabalarına rağmen İsrail işgal devleti de meşruiyet kazanamayacaktır.

ÖZ YURDUNDA GARİP FİLİSTİNLİ

Uluslararası emperyalizmin yardım ve desteği sayesinde ortaya çıkan İsrail işgal devletinin kuruluşu milyonlarca Filistinlinin kendi öz vatanında mülteci duruma düşmesine sebep oldu. Filistinlilerin meşru yollarla sahip oldukları mülkleri zorla, gasp yoluyla, şiddete başvurulması suretiyle ellerinden alındı. Nazilerin Avrupa’da Yahudilere karşı uyguladığı metotları siyonist terör örgütleri aynen Filistin’de uyguladılar. Esir aldıkları bazı Filistinlileri öldürüp cesetleri kamyonetlerin kasalarına atarak dolaştırdılar ve topraklarını terk etmemeleri durumunda diğerlerinin de başlarına aynı şeylerin geleceği tehdidinde bulundular. Bu yolla göçe zorlanan Filistinlilerin arazi ve evlerine ise İsrail’in kurulması sonrasında “sahipsiz” kaydı konuldu ve buralar Yahudi göçmenlere sembolik ücretlerle veya tamamen ücretsiz dağıtıldı.

VATANLARININ KOKUSUNA HASRET FİLİSTİNLİ MÜLTECİLER

İşgal ve gasp sonrasında göçe zorlanan milyonlarca Filistinli bugün dünyanın değişik ülkelerine dağılmış durumda. Bunların büyük çoğunluğu da Filistin içinde veya civarındaki Arap ülkelerinde kurulmuş mülteci kamplarında yaşıyor.

Filistin İstatistik Bürosu tarafından yapılan açıklamada 2003 yılı sonu itibarıyla dünyadaki Filistinli sayısının 9,7 milyon olduğu belirtilmektedir. Bu rakamın sadece 3,7 milyonu Filistin topraklarında, bir milyona yakını ise İsrail sınırları içinde yaşarken, geriye kalan 5 milyonu aşkın Filistinli ise başta Arap ülkeleri olmak üzere dünyanın değişik ülkelerine dağılmış vaziyette vatanlarına serbestçe dönecekleri günü bekliyor. Sürgündeki Filistinlilerin en fazla yaşadığı ülke Ürdün. Bu ülkede yaklaşık 2,8 milyon Filistinli bulunuyor. Ürdün’ü, 436.000 kişi ile Suriye, 415.000 ile Lübnan, 62.000 kişi ile Mısır izliyor. Amerika’daki Filistinlilerin sayısı ise 236.000’i buluyor. Bu rakamlara göre Filistin bölgesinde 5,1 milyon Yahudi’ye karşın 4,6 milyon Filistinli yaşamaktadır. Filistinlilerin yerlerinden edilmelerinin üzerinden yarım yüzyıldan daha uzun bir zaman geçmiştir. Bu olay, bugüne kadar Ortadoğu’nun en önemli sorununun başlangıcını teşkil etmektedir.

1948 yılındaki İsrail saldırıları sonunda yaklaşık 531 köy boşaltılmıştır. İsrail saldırıları sadece toprakları işgal etmek değil, aynı zamanda Filistinlileri mümkün olduğunca bölgeden uzaklaştırmak, kendi kurumlarını bu bölgelere yayma amacı taşımaktaydı. Bu, Filistinlilere karşı yapılan topyekûn bir savaştı. Sadece 9-18 Temmuz 1948 tarihleri arasında, savaşın ikinci bölümünde, 82 bölge boşaltıldı. 15 Ekim 1948 ile 6 Ocak 1949 tarihleri arasında, savaşın üçüncü bölümünde 98 bölge daha boşaltıldı. Geri kalan 60 bölge ise daha sonra boşaltılan ya da boşaltılma tarihi belirlenemeyen bölgelerden oluşuyordu.

Filistinlilerin yaşadığı bölgelerden göç etmeleri, İsrail askeri saldırıları sırasında veya sonrasında gerçekleşmiştir.

FİLİSTİN DAVASININ ÖNCELİĞİ

Filistin davasının sadece Filistinliler için değil tüm İslam dünyası için özel ve öncelikli bir yeri var. Bunun anlamının kavranması durumunda Filistin davasının önceliği de fark edilecektir. Fakat uluslararası güçler Müslüman halkların bu davaya sahip çıkmasını önlemek amacıyla Filistin meselesini yıllarca dünyaya Arap-İsrail sorunu veya Ortadoğu sorunu olarak kabul ettirmeye çalıştı. Artık bu oyunu fark etmek ve Filistin davasına iman kardeşliği bilinci ile sahip çıkmak gerekmektedir.

Filistin davasının birinci önceliği tevhit mücadelesindeki konumundan ve bu özelliği sebebiyle Kur’an-ı Kerim’de “Bereketlendirilmiş belde” olarak zikredilmesinden kaynaklanmaktadır. Önceliğin ikinci sebebi; İslam’ın ilk kıblesi Mescid-i Aksa’yı bağrında barındırmasıdır. Bu iki özelliğin Resulullah (s.a.v.)’ın İsra ve Miraç mekânı olmasında da özel bir rolü olduğunu biliyoruz. İsra ve Miraç mekânı olması bizim açımızdan o beldeye ayrı bir öncelik ve önem kazandırmaktadır. Dördüncü bir sebep ise; oraları fethedenlerce kıyamete kadar gelecek Müslüman nesillere emanet edilmiş bir vakıf olmasıdır. Beşinci sebep ise; stratejik öneminden kaynaklanmaktadır. Bu önemi, tarih boyunca her zaman etkisini göstermiş ve bu yüzden Filistin, ümmetin aynası olagelmiştir. Bugün de çağdaş emperyalist güçlerin aralarındaki menfaat hesaplarının Filistin’de ortak bir alanda buluştuğunu, dolayısıyla Müslüman toplumlar aleyhindeki hesapların bozulması için Filistin davasına öncelik verilmesi gerektiğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Filistin davasına öncelik kazandıran başka bir sebep de peygamberlerin tevhidi mirasını taşımasıdır. Hz. İbrahim’den Hz. Musa’ya kadar onlarca peygamberin yurdu olan Filistin, tevhide inanan insanlara aittir.

FİLİSTİNLİ TOPRAK SATTI MI?

İsrail’in kuruluşu öncesinde Yahudilerin 28 milyon dönümden oluşan Filistin’de sahip oldukları arazi miktarı 2 milyon dönümdür; yani tüm Filistin topraklarının %7’si. Bunun 650.000 dönümünü Osmanlı Devleti döneminde mülk edinmişlerdir. 300.000 dönümünü de İngiliz işgalciler onlara bağışlamışlardır. 200.000 dönümünü yine İngiliz işgalciler, Yahudilere göstermelik bir bedelle satmışlardır. Bu şekilde satılmayan arazilere de ağır vergi uygulamalarıyla el konulmuştur. 600.000 dönümü de, kendileri Filistin dışından olan, Lübnan ve Suriye’de ikamet edip Filistin’de mülk edinmiş bazı Arap kökenlilerden satın almışlardır. Buraya kadarki kısımda, yani Yahudilerin 1948’e kadar edindikleri arazilerin 7/8’inde Filistinlilerin müdahalesi söz konusu değildir. 250.000 dönüm araziyi de Filistinlilerden satın almışlardır. Yani Filistinlilerden aldıkları toplam arazi miktarı Filistin topraklarının %0,9’una (1000’de 9’una) tekabül ediyordu. Arazilerini Yahudilere satanlar da halktan çok şiddetli tepkilerle karşı karşıya kaldıklarından, Filistin’i terk etmek zorunda kalmışlardı. Şimdi satılan arazilerin tüm topraklara oranıyla, onları satanların genel nüfusa oranlarını denk kabul ederek düşünelim: Bir halk hakkında hüküm verilirken %0,9’unun tavrına göre mi, yoksa %99,1’nin tavrına göre mi hüküm verilir. Kaldı ki araziyi satanlar da toplumdan dışlandıklarından Filistin’in İslami kimliği için mücadele edenlerle bir ilgileri kalmamıştır.

FİLİSTİN’İN İSTİKLAL SAVAŞI

Filistin halkının sürdürdüğü mücadele, yönetimi ele geçirme amacına yönelik bir şiddet değil, işgal edilmiş bir vatan toprağını işgalden kurtarma mücadelesidir; yani bir İstiklal Savaşı’dır. Türkiye’de verilen İstiklal Savaşı’nı haklı ve meşru kılan sebeplerin aynısı Filistin’deki mücadele için de geçerlidir. Bosna-Hersek’te, Çeçenistan’da ve işgal edilmiş vatanlarda, haksızlığa uğratılmış halklar tarafından verilen mücadeleleri haklı kılan sebeplerin, gerekçelerin tümü, Filistin mücadelesi için de geçerlidir.

MESCİD-İ AKSA’YA SAHİP ÇIKANLARA SAHİP ÇIKMAK

Mescid-i Aksa’ya ve onun sembolize ettiği davaya sahip çıkma sorumluluğu bizim kendimize en önce şu soruyu sormamızı gerektirir: Mescid-i Aksa’ya sahip çıkanlara ne kadar sahip çıkabiliyoruz? Bazı insanlar bu kutsal mabedin ayakta kalması, tehlikelere karşı korunması için çeşitli fedakârlıkları göze alıyor, zorluklara katlanıyorlar. Onlar bunu birtakım kişisel çıkarları için yapmıyorlar elbette. Onlar aslında, bu kutsal mabede sahip çıkma sorumluluğunu taşıyan tüm Müslümanlar adına bu zorluklara katlanıyor ve fedakârlıkları göze alıyorlar.

Peki, onlar bütün Müslümanlar adına bu kutsal mabede sahip çıkarken biz onlara ne kadar sahip çıkabiliyoruz? Her şeyden önce onların bu davalarında haklı olduklarını, insanlığın onların bu haklı davalarına destek vermesi gerektiğini açık yüreklilikle söyleyebiliyor muyuz? Eğer bunu yapmıyor da tarihin çarpıtılması suretiyle bize ulaşan yanlış bilgilerden yola çıkarak o insanları tarih önünde mahkûm etmeye kalkışıyor ve terör karalamalarına kanıyorsak böyle bir hata işliyoruz demektir.

YAŞAMAK İÇİN SAVAŞMAK ZORUNDA BİR DEVLET

Kutsal Mescid-i Aksa’yı ve onu bağrında barındıran beldeyi işgal altında tutan siyonist devlet varlığını sürdürebilmek için sürekli şiddete ve savaşa ihtiyaç duyuyor. Bu yüzden çok kısa tarihine, dört büyük savaşı ve bir kitaba sığdırılması mümkün olmayacak kadar çok sayıda katliamı sığdırabilmiştir. Şimdiye kadar gerçekleştirdikleriyle yetinmediğinden sürekli yenilerini ekleme ihtiyacı duyuyor. Böyle olmasının en önemli sebebi, meşruiyetten yoksun olmasıdır. Aynen Haçlı işgali gibi meşru temelden yoksun olduğundan varlığını sürdürmede sürekli şiddete, saldırıya, savaşa ihtiyaç duymaktadır. Bu sebeple İsrail işgal devletinin gerçekte devletleşmiş bir terör örgütü olduğunu rahatça söyleyebiliriz.

İSRAİLLİ İÇİN ÖLDÜRMEK BİR ZEVK

Bir İsrail subayı 5 Ekim 2004’te Rafah mülteci kampı yakınında 13 yaşında İman el-Hısm adlı bir Filistinli kız çocuğunu öldürdü. Subay, çocuğu çantasında bomba olabileceği şüphesinden dolayı öldürdüğünü ileri sürüyordu. Bu iddia da İsrail askerleri açısından öldürmenin ne kadar kolay olduğunu gösteriyordu; çünkü her çocuğun çantasında bomba olabileceğinden şüphelenmek mümkündür. Eğer böyle bir şüphe öldürmenin gerekçesi olabiliyorsa Filistin’deki çocukların can güvenliğinden nasıl söz edebileceğiz? Kaldı ki İman el-Hısm’ı yaraladıktan sonra yere düşen yaralı bedeninin üzerine bir şarjör dolusu, yani yirmi adet mermiyi boşaltmıştı. 2000’den bu yana şehit edilen 5000’den fazla sivilin 1/3’ünü çocuklar oluşturuyor.

İŞKENCEYİ YASALLAŞTIRAN BİR DEVLET

İşkence, tüm dinlerin kötülediği, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nde yasaklanmış ve bütün insani hukuk sistemlerinde reddedilmiş bir uygulamadır. Uluslararası hukuk, savaş esirlerine bile işkence yapılmasını onaylamamakta ve bunu savaş suçu saymaktadır. Oysa İsrail, Filistinli tutuklulara ve tutsaklara işkence yapılmasını yasal hale getirmiştir. Asıl düşündürücü olan ise İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin uygulanışının takipçisi olan BM’nin, İsrail’in Shin-Bet adı verilen polis ve istihbarat teşkilatına işkence izni veren yasasını gündemine alma ihtiyacı bile duymamasıdır.

Çok sayıda Filistinli, uygulanan işkenceler sebebiyle hayatını kaybetmiştir. Bu ölüm olayları, sadece Filistin’deki kuruluşlar değil İsrail İnsan Hakları Kuruluşu Betselim’in raporlarıyla da ispatlanmıştır. İsrail mahkemeleri bu ölüm olaylarını soruşturma gereği duymadığı gibi uluslararası kuruluşlar da sessizliği tercih etmişlerdir.

ZİNDANLAR SİYONİZMİN DİŞLİLERİ

İsrail’in Filistinlilere yönelik baskı uygulamalarının en önemli boyutlarından birini tutuklama ve hapis oluşturmaktadır. Bu uygulama sebebiyle bugün Filistin topraklarında yaşayan Filistinlilerin %20’si İsrail hapishanelerine girmiştir. Bu gerçek, 2005 yılında yapılan bir araştırmayla tespit edilmiştir. Bu, her beş Filistinliden birinin İsrail hapishanelerine girmiş olması anlamına gelmektedir. Bu da her Filistinli aileden en az bir veya iki kişinin hapis ve işkence görmüş olması demektir. Halen İsrail zindanlarında 10.000’den fazla Filistinli siyasi tutuklu bulunmakta, bunların 1000’e yakınını kadınlar, 150 kadarını ise çocuklar oluşturmaktadır.

Filistinli tutuklular ve tutsaklar İsrail hapishanelerinde oldukça kötü şartlarda tutuluyorlar. Bazıları Nakab Çölü’ndeki gibi açık hava hapishaneleri, bazıları ise âdeta istifleme usulü ile bir koğuşa onlarca tutsağın sığdırıldığı ve oldukça kötü şartların hâkim olduğu hapishaneler. Buralarda sağlık hizmetleri de yeterli ve düzenli bir şekilde verilmiyor. Müzmin hastalıkları olanlar gerekli sağlık hizmetlerinden yoksun kalıyorlar. Ayrıca buralarda tüketilen gıda maddeleri de son derece asğlıksız.

IRKÇI AYRIM DUVARI

Batı Yaka bölgesi ile ilgili en büyük haksızlık, inşasında sona yaklaşılan utanç duvarıdır. İsrail’in bu duvarı inşa konusunda kendini bu derece rahat hissedebilmesi dünyanın sessizliğinden kaynaklanmıştır. Zaman zaman kınama kararları alınıp duvarın inşasının insan haklarına aykırı olduğuna dair hükümler verildiyse de durdurulması için hiçbir aktif faaliyette bulunulmadı. Böyle olunca da İsrail kendini gayet rahat hissederek duvarın inşasına devam etti ve 730 km’lik duvarın büyük bir kısmını da tamamladı.

Burada öncelikle, yıllarca Berlin Duvarı’nı konuşan, bu duvarı bir utanç duvarı olarak gündeminde tutan, yıkılmasını da önemli bir olay olarak değerlendiren çağdaş dünyanın, Filistin topraklarına inşa edilen utanç duvarına neden sessiz kaldığını sorgulamak gerekir. Yahut bu duvar, ABD politikalarının himaye ettiği bir devletin hesapları için inşa edildiğinden dolayı mı sessiz kalınıyor? Eğer öyle ise bu bir ikiyüzlülük değil midir?

İkinci olarak bu duvar, BM kararlarında Filistin olarak gösterilen bölgede yine Filistinlilerin mülkleri zorla ellerinden alınarak, meşru olmayan yollarla istimlak edilerek inşa edilmektedir. Yani bölge ile ilgili tüm BM kararlarına aykırıdır. Dolayısıyla böyle bir duvarın inşa edilmesine en başta BM’nin müdahale etmesi ve engellemesi gerekirdi. Ne var ki BM, hiçbir müdahalede bulunmamış, hiçbir engel çıkarmamış hatta ciddi şekilde hadiseyi gündemine alma ihtiyacı bile duymamıştır. BM’nin muhtelif ambargo ve siyasi baskı kararlarını uygulamada izlediği tutumuyla buradaki tutumunu yan yana getirdiğimiz de tam bir çifte standart uygulamasıyla karşı karşıya kalıyoruz.

Üçüncü olarak, bu duvar çok büyük haksızlıkların ve ihlallerin kaynağıdır. Her şeyden önce duvar inşası için binlerce dönüm araziye el konulmuş, bu arazilerin sahiplerine büyük haksızlıklar yapılmıştır. Yine duvar, Filistinlilerin ikamet ettiği birçok yerleşim bölgesini ortadan bölmüştür. Bazı yerlerde köyler bölünerek bir kısmı duvardan içeride bir kısmı ise dışarıda kalmıştır. Bazı yerlerde de yerleşim birimleri dışarıda kalırken okul, hastane gibi sosyal kurumlar duvarın içinde kalmıştır. Yine bazı yerlerde insanların evleri dışarıda, arazileri içeride kalmış yahut tersi olmuştur.

EMPERYALİZMİN FİLİSTİN İÇİN UYGUN GÖRDÜĞÜ DEMOKRASİ

Müslüman halkların önüne konan demokrasi modellerinde özgür iradenin devre dışı bırakıldığı ve dayatmacı bir tutum sergilendiği çok açıktır. Bu tutum Filistin halkı karşısında çok bariz bir şekilde kendini göstermiştir. Filistin halkının önüne konan ‘demokrasi’nin, çağdaş emperyalizmin himaye ettiği işgale meşruiyet kazandırmada işe yarayacak bir seçim yapılmasına fırsat vermesi isteniyordu. Bunun için özgür iradenin devre dışı bırakılması gerekiyordu. Emperyalizm bir bakıma Filistin halkına ”ya bizim istediğimiz seçimi yaparsınız ya da ambargoyu seçmiş kabul edilirsiniz” demiştir. Bu yüzden 2006 seçimlerinde Filistin halkı özgür iradesiyle Hamas’ı iktidara getirdiği için cezalandırılmış ve o tarihten bu yana ekonomik ambargo dâhil her türlü yolla kitlesel bir cezaya mahkûm edilmiştir.

Şİ’B-İ İBRAHİM’E KAPATILAN FİLİSTİN HALKI

Bugün Filistin halkının maruz kaldığı uygulamanın aynısı, Hz. Muhammed (s.a.s) insanları tevhide çağırdığında onun etrafında toplananlara karşı Mekke’de de uygulanmıştı. O insanlar özgür iradelerini kullandıklarından dolayı Şi’b-u Abdilmuttalib (Abdulmuttalib Vadisi) adı verilen bölgede tecride tabi tutulmuşlardı. Bugün Filistinliler de tevhid bayrağını açtıktan sonra Filistin’e göç eden, dolayısıyla buraya mührünü basan, o topraklarda izlerini ve eserlerini bırakan Hz. İbrahim (a.s)’in beldesinde yani Şi’b-i İbrahim’de tecride tabi tutulmuş durumdadırlar. Uygulanan ambargo yüzünden büyük zorluklara maruz kalıyorlar. Mekke’deki insanlık dışı tecrit ve ambargo, bazı insaf sahiplerinin bunu kırmasıyla sona erdirildi. Üstelik o zaman ambargoyu kıranlar henüz iman etmiş insanlar da değildi. Bugün dünya Müslümanlarının Filistin halkının tecride tabi tutulmasına ve ambargoya maruz bırakılmasına sessiz kalmasını izah etmek mümkün değildir. Bütün engelleri aşarak, zorlukları yenerek bu tecridi ve ambargoyu etkisiz hale getirmek gerekmektedir.

FİLİSTİNLİ ÇOCUK HEP SAHİPSİZ Mİ OLACAK?

Babasının arkasına sığındığı sırada İsrail askerlerinin kurşunlarına hedef olarak hayatını kaybeden Muhammed’in öldürülüşünün o yürekleri parçalayan manzaralarına bütün insanlık şahit oldu. İman el-Hıms’ın bedenine 20 adet mermi boşaltılmasının İsrail yargısı tarafından ‘haklı’ bulunduğunu bütün insanlık duydu. Bu ikisi dışında nice Filistinli çocuk İsrail askerlerinin mermilerine hedef olarak hayatını kaybetti veya yaralandı. Onlar ne yazık ki kendilerine sahip çıkacak, seslerini duyacak, çığlıklarına kulak verecek duyarlı birilerini bulamadılar. Bugün Filistin topraklarında babaları öldürülmüş on binlerce yetim çocuk var. Yine on binlerce çocuk, babaları hapiste olduğu için yetim hayatına benzer bir hayata mahkûm durumdadır. Mülteci kamplarındaki yüz binlerce ailenin çocukları oldukça kötü ve sağlıksız şartlarda yarınlara kendilerini hazırlamaya çalışıyorlar. Bu çocuklar hep sahipsiz mi kalacak? Birileri onlara ellerini uzatmayacak mı? Babası olmayan bir çocuk kendisine baba yakınlığı gösterecek bir eli tutmayacak mı? İmkân sahibi nice insanımız var. Düşünelim; birimiz bir yetim çocuğun elinden tutsak, düzenli bir şekilde her ay kendilerine geçimlerini sağlayacak, sıkıntılarını hafifletecek bir iyilikte bulunsak nice yetim çocuğa el uzatılmış olur. Onlar da kendilerini biraz daha güvende hisseder, geleceğe biraz daha güvenli bakarlar.

YOKSULLUK ONLARIN SEÇİMİ DEĞİL

Yoksulluk, ıstırap ve çile o insanların kendi seçimleri değil. O insanlar maruz kaldıkları haksızlıklar sebebiyle bu sıkıntılarla karşı karşıya. Müslümanların kutsal beldelerinde; kutsal varlıklara, tarihi değerlere ve o toprakların kimliğine sahip çıktıkları için bu sıkıntılarla karşı karşıyalar. İddia edildiği gibi yurtlarını feda etselerdi, topraklarını satsalardı, belki bu dünyevi sıkıntıları çekmeyebilirlerdi. Ama onlar zorlukları göğüsleyerek tüm ümmetin değerlerine sahip çıktılar. Bugün gerçeği görmeyip de onları hem sahipsiz bırakmak hem de haklarındaki iftiraları onaylamak onlara iki kere haksızlık etmektir.

VELİSİ OLMAYANA VELİ OLABİLMEK

Resulullah (s.a.s): “Ben velisi olmayanın velisiyim” diye buyuruyordu. Bugün Resulullah (s.a.s)’ın yolunu sürdürenlerin onun bu sünnetini de uygulamaları gerekir. İmkân sahiplerinin velisi olmayanlara veli olarak Resulullah (s.a.s)’ın o güzel sünnetini uygulamaları gerekir. Bugün Filistin’deki mağdur insanlar, günümüzde birilerinin velayetine en çok ihtiyaç duyanlardır. Hatta diyebiliriz ki, Filistin halkı velisi olmayan bir halktır. Dünya onları ihmal ediyor. İslam ülkeleri onları ihmal ediyor. Müslüman halklar aktif olarak fazla bir şey yapmıyorlar. İşte bu ihmal onların sıkıntılarının katlanarak büyümesine sebep olmuştur.

Bugün onların yetimlerine sahip çıkarak, yoksullarına iyilikte bulunarak, onlar için yapılan samimi faaliyetleri destekleyerek onlara veli olmamız, dertlerini paylaşmamız mümkündür. Unutmayalım ki, Allah rızası için yapılan hiçbir hayırlı amel boşa gitmez, karşılıksız kalmaz.

KALICI FORMÜLLER ÜRETMEK İÇİN

Filistin halkının probleminin çözülmesi için kalıcı çözümler üretilmesinin büyük önemi var. Onları sürekli ele bakan, başkalarının ilgisine ihtiyaç duyan olmaktan kurtarmak, bu tür kalıcı çözümler üretilmesiyle mümkündür. Kalıcı çözümler üretme yolunda adımlar atabilmek için önce onların haklı davalarını sahiplenmek, problemlerini gereğince anlamak gerekir. Örneğin; eğer mültecilerin yurda dönüş hakları kabul edilmezse yüz binlerce insan mülteci kamplarında, oldukça zor şartlarda ve sürekli birilerinin yardımlarıyla hayatlarını sürdürmeye mahkûm olacaktır. Onların bu durumdan kurtulabilmeleri için yurda dönüş davalarında kendilerine destek verilmesi gerekir.

Gazze’deki yoksulların ve yetimlerin problemlerine kalıcı çözümler üretilmesi, onların yardım beklemekten kurtarılması için bu bölgeye yatırım yapılması, iş imkânlarının oluşturulması en uygun yoldur. Ancak bunu yaparken acil ihtiyaçlarının da ihmal edilmemesi, iş imkânları oluşturulana kadar ellerinden tutulmasının zorunlu olduğu da unutulmamalıdır.

GAZZE’DE İNSANLIK ÖLÜYOR

Filistinliler, tüm İslam dünyası adına siyonistlerin karşısında direndiği için, direnişte büyük fedakârlığına şahit oldukları Hamas’ı 2006 yılı başında yaşanan seçimlerle birlikte iktidara taşıyıp siyasal bir liderlik rolü verdiler. Düşman gördüğü bir grubun iktidara gelmesi İsrail’i, Batılı destekçilerini ve bazı Arap ülkelerini âdeta şok ettiğinden, Filistin dostu görünen birçok rejimin gerçek yüzünü ortaya çıkaran bu seçimler ardından Filistin halkı âdeta dünyadan izole edilmeye başlandı. Uzlaşma arayışı yerine, ilk andan itibaren Hamas hükümeti ile ilişkilerini kesen söz konusu taraflar, bununla yetinmeyerek hükümet yerine muhalefete açık destek vererek Filistin toplumundaki siyasi farklılığı, bir çatlağa dönüştürme politikasını çıkarlarına daha uygun buldular. 2006 yılından itibaren iktidardaki Hamas’ı kabul etmeme politikasında ısrar eden emperyalistler, iki yıl boyunca ilişkileri askıya alma, ekonomik ambargo ve askeri saldırılardan sonuç almaya çalıştılar. Dışarıdan güçlerin çift başlı bir Filistin seçeneğini pekiştirici yaklaşımları, Filistinli gruplar arasında iç savaşa varan gerilimde katalizör rolü oynadı. İçeride işbirlikçiler tarafından çıkarılan fitne, Gazze’de Hamas’ın fitne ateşini söndürmek üzere müdahalesini getirirken, o tarihten itibaren Gazze’nin Hamas’ın denetimine girmesi siyonistleri ve dostlarını öfkelendirdi. 2008 yılı başından itibaren artan bu baskı ve saldırılarda âdeta ölüme mahkûm edilen Gazze’deki Filistin halkı, buna rağmen ne direncinden ne de özgür iradesiyle seçtiği hükümetinden vazgeçti.

BİGANE KALMAYA HAKKIMIZ VAR MI?

Filistin’de yaşananlara, ortaya çıkan manzaralara gözlerimizin alışması, olayların rutinleşmesi yani içselleştirilmesi, dünyanın o insanları ihmal etmesi, tarihin çarpıtılması suretiyle o toplum hakkında asılsız yalanlar uydurulmuş olması ve benzeri sebepler bizim için bigane kalmaya gerekçe olabilir mi? Bunların hiçbiri bizim sahiplenme sorumluluğumuzu üzerimizden kaldırmaz. Çünkü her şeyden önce insan olmamız, ikinci olarak da Müslüman olmamız bize sorumluluk yüklüyor. Bu sorumluluğumuzun bilincinde olmak ve neler yapabileceğimiz konusunda kafa yormak zorundayız. Biraz kafa yorduğumuzda yapabileceğimiz pek çok şey olduğunu göreceğiz.

O insanlara ellerimizi uzatma konusunda bize öncülük edecek güvenilir köprüler bulabilirsek bu bizim için fırsattır. Bu fırsatları iyi değerlendirelim. Böyle fırsatlar da bulabildiysek artık bigane kalmak için hiçbir mazeretimiz kalmamış demektir.

HEPİMİZ FİLİSTİNLİYİZ

Filistin hepimizindir ve hepimiz Filistinliyiz. Bu davaya hep birlikte sahip çıkmalıyız. Filistin halkı orada sadece siyonist işgale karşı değil çağdaş emperyalizme karşı mücadele vermektedir. Bu davanın ihmali tüm Müslüman toplumların geleceğinin ihmali anlamına gelir. Çünkü çağdaş emperyalizm, Müslüman halkların geleceği ile ilgili birçok plan ve hesabı açısından siyonist işgalin sürmesini önemsiyor. Bu plan ve hesapların boşa çıkarılması, Filistin davasına samimiyetle sahip çıkılması ile mümkün olacaktır.

No comments yet

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s

%d bloggers like this: